Kayıtlar

Örtük Perdeler

Resim
Işıl Bayraktar Perdenin önündeki masaya mutfaktan tabak çanak taşıyordu Halil. Bir süredir o da sofra kurma törenine katılıyor, evin bir parçası gibi davranıyordu, yeteri kadar büyümüş olduğuna kanaat getirmiş olmalıydılar. Babası her ne kadar mutfakta yemekte ısrar etse de, Halil televizyonsuzluğa, eve sağanak yağmur gibi inen sessizliğe dayanamıyor, en azından sokağı izlemek istiyordu. Sokaktan geçenleri, konuşanları, yürüyenleri, hatta hatta kavga edenleri, bağıranları, birbirlerine dokunanları, öpüşenleri, sevişenleri…şşşş…demisti babası yine, şşş, dışarıya bu kadar dikkat kesilmen hoşumuza gitmiyor, biliyorsun televizyonu bu yuzden kaldırdık ortadan. Bilmemen gereken bir ton şey dönüyor o televizyonda, sen henüz bir çocuk… kulaklarını tıkıyordu Halil. Ertesi günü okula gittiğinde sağdan soldan duyduklarıyla hayatın neye benzediğini yakalamaya çalışıyor, hayatın bu evdeki sessizlikten, birbiriyle neredeyse hiç konuşmayan anne-babasından, yediği lezzetli yem...

Işıl Bayraktar’dan öyküler: “Çürük Atlar Çöplüğü”

Resim
Işıl Bayraktar ’ın öykü kitabı  “Çürük Atlar Çöplüğü” Notabene Yayınları tarafından yayımlandı. Tanıtım bülteninden Işıl Bayraktar’ın içe ve dışa dair yazdığı öykü-metinleri…   “Şimdi çürük atlar çöplüğünden sesleniyorum size. Burası yol dışı, burası kaybedenlerin, ama aslında burası yoldan çekilebilenlerin yeri. Yanımdaki yaralı atlara bakıyorum. Hepsi benim gibi, mutlu. Tribünlere zaman zaman atılan o mektuplar var ya, işte onları hep ben yazıyorum. Çürük atlar çöplüğünde zaferini ilan eden bu yaralı at, at yarışını anlatıyor size. Çünkü şimdi sadece bir izleyici ve anlatıcıyım. Hep olmak istediğim gibi.” Dünyaya gelişimizle taşınan yükler, yalnızlığı çoğul yalnızlıklara bölüştürerek kurulan yeni kimlikler, kendine ve iç hüzünlere dönülerek aşılan yollar, birbirini uzaktan izleyen için ve dışın kavgası… Yaşama katmanlar halinde bakan bir varlık bilmecesi “Çürük Atlar Çöplüğü”. Işıl Bayraktar, sözcükleriyle doğduğumuz andan itibaren taşıdığımız ve içimize işleyen ...

Sedir Ağacıyla Konuşmalar

Susa Tapınağı, Shimane -Sessizliğe- -Sessizlik Manifestosu- 05 Ocak 2017 Ben 1300 yıl öncesinden sesleniyorum şimdi size. Yıllardır burdayım evet, yıllar vardır kimse uğramaz yanıma, ama sonra zaman geçer ve insanlar doluşur hayatıma. Diyeceksiniz ki insana ihtiyacın var mıdır? Aslında sorarsanız ben burda yıllardır öylesine tek başımayım ki, herhangi birinin gelişi her seferinde huzurumu kaçırır mı diye düşünürüm. Ama sonra bu düşündüklerim haklı çıkmaz. Yani bu güne kadar gelip de benim huzurumu kaçıran tek bir kişi bile olmamıştır diyebilirim. Neden derseniz benim köklerime inandıklarındandır diye düşünmekteyim. Hani olur ya, insan bir şeye inanır, sonra o inancı gerçek olsun ister  ve  onun için yapmayacağı şey yoktur. Benim köklerimdeki rengarenk paralara bakın hele. O paraları çeşitliliği, miktarı da değildir aslolan. Aslolan buraya gelmiş insanların bana inanıp, benim etrafa gönderdiğim enerjiye inanıp benden güç almak adına bu paraları koymalarıd...

Korakuen Park'taki Turna Kuşları, Okayama

Resim
İnsan bazen şanslı oluyor.  Hiroşima’ya gitmek üzere Kyoto’dan yola çıkıyorum. Yol üzerinde gidebileceğim yerlere bakarken haritadan Kurashiki ve Okayama şehirlerini seçiyorum. Okayama şehrinde Korakuen Park’ın Japonya’nın en güzel bahçelerinden birine sahip olduğunu öğreniyorum ve Okayama'da bir gün kalarak parka gitmeye karar veriyorum. Korakuen Park’a doğru yola çıktığımda Edo Dönemi’nden beri parkın sembolü haline gelen turna kuşlarının yılda sadece 2 gün, yeni yılın ilk ve üçüncü günü salıverildiğini öğreniyorum. Ve o gün günlerden 3 Ocak. Parkta bir şeyleri bekleyen kalabalığı görünce yanımdaki Japon ziyaretçilere sorup öğrendiğim bu bilgiden sonra ben de bekleyen o kalabalığa karışıyorum ve turna kuşlarını bekliyorum. Kuş Uçurtmasına dair yazıyorum Korakuen Park’ta, o kuşlara bakarken. *** Kuş Uçurtması Kalabalik siraya girmiş. Onlarsa karşıdan geliyor. İnce bacaklarını sallıyorlar. İncecik adımlar atıyorlar. Arada çığlıkları yükseliyor. Farkl...

Bir Kabuki Seyrinden Notlar

Ankara Tiyatroları’na Selam Yazısı 17 Ocak, 2017, Kyoto Kyoto’nun büyülü sokağı Ponto-cho’nun orta yerindeki  Ponto-cho Kaburenjo Tiyatrosu’nda bir gün. Zenshinza’nın Kabuki’sini izleyeceğiz. Mamiko’yla gideceğim. Mamiko önceden söylemiş; “şık bir şeyler giymek gerekli; ben kimono giyeceğim!” "Peki," diyorum, onu kimonoyla görme düşüncesi sevimli geliyor. “Ben de düz bir şeyler uydurmaya çalışırım!”  Bu sohbetten sonra dolabıma bakıyorum; eh, uygun bir şeyler sanırım ki var. Ben bisikletimi park etmek için Kiyamachi Dori’den hızla geçerken, bir mesaj geliyor, “gördüm seni!” Kaburenjo Tiyatrosu’nun önünde beni bekliyor. Pembeli, yeşilli kimonosunun, beline bağladığı sarılı kuşağı obisinin içinde nasıl da güzel, elindeki minik kırmızı çantayla kimonosunu tamamlamış. Saçlarını da arkasından toplamış. Uzun yıllar Avustralya’da ve Almanya’da yaşayan ve kendisini çok da Japon kültürüne hakim hissetmediğini söyleyen Japon arkadaşım Mamiko, şimdi tam bir Japon ...

Ok ve Yay

Sanjusangendo Tapınağı, 15 Ocak 2017, Kyoto Ok  ve Yay 400 yıllık tarihi olan bir okçuluk yarışmasını izliyorum. Çoğunlukla 20 yaşındaki Japon kadınlar ve erkekler güne özel kimonolarıyla ellerinde oklarla, 120 metrelik bir uzağa konumlandırılmış hedef tahtaların tam ortasına vurmaya çalışıyorlar bir tapınak bahçesinde. Tapınak binasının başından sonuna kadar gidiyor oklar. Erkeklerin omuzları çıplak. Kadınlar rengarenk kimonoların içinde. Havada kar. Tapınakta kar. Etrafta kar. Her yerde kar. Uzun, büyük bir kalabalık arka arkaya sıralanmış, tapınak bahçesine hakim olan karın, okların, sessizliğin, çamurların içinden bir fotoğraf makinelik bir alan yaratmaya çalışıyorlar kendilerine. Başlarını uzatıyorlar, bir ok daha görebilmek, bir ok adımı daha yakalayabilmek için. Ok dimdik, yay okun yönünü belirlemesine yardımcı olmak istercesine eğrilmiş ve her i kisi de bir kol, omuz ve avuç içi uzaklığına yerleşmiş. Gözler hedefe bakıyor ve hedef tapınak bahçesinin i...

Uzak Dünya Kişisi

Uzak Dünya Kişisi* Masada büyük bir şölen hazırlanmıştı. Türlü çeşit yemekler, içkiler, tatlılar, peynirler, mezeler, çerezler. O güne kadar hiçbir şey yememişler gibi bütün masa donatılmıştı ve herkes kahkahalarla gülüyordu. Ortada uçuşan bir neşe halesi vardı ve bu hale masada oturan herkesin vücudunun çevresinde yükseliyordu, yetmiyor, herkesi içine alıyordu. Onlara bakıldığında görünen tek şey neşe halesiyle sarmalanmış, halenin etkisiyle kahkahaları artmış, içkinin etkisiyle çakır keyif olmuş sallantılı insanlardı. Neşe sanki masayı iki kutba ayırmış, kuzey ve güney kutbunda yaşayanların iklime, havaya, durumlara verdiği tepkilerin bütünüyle birbirinden farklı olmasına neden olmuştu. Aynı masanın çevresinde iki farklı dünya vardı ve bu, şimdiye kadar gördüğü kutuplaşmalardan daha derin bir kutuplaşma yaratıyordu. Neşe halesinin bu büyük gücü karşısındaki çaresizliğini kabul etti, kuzey kutbuna doğru daha da çekilmek istedi. Orda sonsuza kadar üşüyebileceğini, hatta donar...